Skip to content

BİRLEŞELİM-Irkçılığa ve Faşizme Karşı Birleşelim

Site Araçları
Dar ekran çözünürlüğü Geniş ekran çözünürlüğü Ekran çözünürlüğüne otomatik ayarla Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Şu an buradasınız Anasayfa arrow Fanzinler arrow Nar-Sayı 1 arrow Zehir ve Panzehir
Zehir ve Panzehir PDF Yazdır E-posta
Yazar özge   
Perşembe, 10 Nisan 2008
İrfan Aktan ile yaptığımız röportaj: “Zehir ve Panzehir/ Kürt Sorunu: Faşizmin şartı kaç?” kitabının ortaya çıkış sürecinden bahsedebilir misin? İrfan Aktan: Express Dergisi’ne Kürt meselesiyle ilgili muhtelif zamanlarda, çeşitli vesilelerle yaptığım söyleşilerin derlenmesi, 2005’ten itibaren linç olaylarının artış göstermesiyle mevzubahis oldu. Express’teki söyleşilerin yanı sıra, kitap için de çeşitli röportajlar yaptık. Fakat o sırada özellikle İnternet’te hızla yayılan ve sokağa da yansıyan Kürt karşıtı söyleme odaklandık. Bunun üzerine, Kürt sorununun çözümü için fikir yürüten insanların görüşleriyle ırkçı ifadeleri bir arada kullanmaya karar verdik. Böylece “zehir” ve “panzehir” ortaya çıkmış oldu. Kitabı vesile ederek, Kürt sorununda nasıl bir merhaleye girildiğine dikkat çekmek istedik. O yüzden sadece “uzman görüşü” değil, mağdurların hikâyelerine ve 1999’dan başlayan bir kronolojiye de yer verdik.  Bütün bu röportajları biraraya getirmene vesile olan “itici” güç neydi? Kürt meselesi siyasetle iç içe olan her gazeteci için takip edilmesi gereken bir mevzu. Çünkü bu mesele Türkiye’nin gidişatında çok belirleyici bir unsur oluşturuyor. Avrupa Birliği üyeliği, ekonomik tablo, demokratik açılımlar veya antidemokratik uygulamalar, sınıfsal söylemler çoğu zaman Kürt meselesi dolayısıyla şekilleniyor. Ama bir yandan da milliyetçilik ve dolayısıyla giderek onarılamaz hale gelme ihtimali yaratan toplumsal ayrışmaya dikkat çekmek gerekiyor. Kürt sorununun tarihsel bir arkaplanı var ama 1999’dan itibaren yeni bir dönemece girildi. Artık Kürtlere karşı linç girişimleri oluyor, mevsimlik Kürt işçiler aşağılanıyor, saldırıya uğruyor, Kürt kökenli akademisyen, siyasetçi ve hatta sivil toplumcular kendi etnik kimliklerinden dolayı büyük engellerle karşılaşıyorlar. Daha önce Kürt sorunu, esas itibariyle Kürtler ve devlet arasında bir gerilime yol açar gibi gözükürken 1999’dan itibaren “Kürtler” ve “Türkler” arasında bir gerilime neden oldu. Toplumu zehirleyen söylem, çeşitli kitle iletişim araçlarıyla yayılma şansına kavuştu. Bunun yarattığı tedirginlik, hem mağdurlar hem de bu konuyla ilgilenen kanaat önderleriyle görüşmemize vesile oldu. Az önce dediğim gibi, sorunun yeni boyutuna işaret etmek için de “aleni ırkçı” metinlere yer verdik kitapta.  “Linçi hak olarak gören ‘sıradan vatandaş’ kendiliğinden bu hale gelmedi.” diyorsun. “Sıradan faşizm” diye  de tanımladığın bu durum nasıl  üretildi? Gündelik mihnetler, sıkıntılar, karmaşalar içinde ezilmiş olan “Türklerin” bütün sorunlarının kaynağı olarak Kürt sorununu değil bizatihi Kürtleri görmeye başlamalarının tarihi çok eski değil. Bir yandan ABD’nin Irak işgaliyle Irak Kürtlerinin kavuştuğu statü ve “refah” ortamının sürekli bir korku kaynağı olarak “sıradan Türk’e” naklettirilmesi, bir yandan köylerinden zorla Batı illerine sürülen işsiz, yoksul Kürt gençlerinin ucuz işgücü olarak işsizliği artırması; çeşitli kapkaç olaylarına dâhil olması, gündelik hayatı terörize edici vakaların artışı ve bunun kaynağı olarak “Diyarbakır’ın suç ihracı”nın gösterilmesi, bir yandan da PKK’nin eylemleri ve ABD’nin Türkiye Kürtlerini de Irak Kürtleri gibi özerkliğe kavuşturacağına dair tantanalar, faşizan histeriyi yükseltti. O yüzden de Kürt karşıtı söylem hızla meşruiyet kazandı. Linç olaylarına tepki göstermeyen siyasetçilerin, linç etmeye kalkanların değil de buna maruz kalanların yargılanması, internetteki ırkçı yorumlarla ilgili en ufak bir soruşturmanın başlatılmaması, Kürt karşıtı söylemi daha da meşrulaştırdı… Ortadaki sorunu “Kürt sorunu” olarak adlandırmak ne kadar yeterlidir ve şuanki mevcut sorunun boyutunu ne ölçüde anlatıyor ?  Aslında sorunun isimlendirilmesinden çok boyutunun irdelenmesi gerekiyor. “Kürt sorunu” elbette Kürtler eliyle oluşturulmuş bir sorun değil. Kürt sorununun müsebbibini sanırım tekrar tekrar izah etmeye gerek yok. Ama sorunun boyutları dönemsel olarak değiştiği için Kürt sorunu da değişiyor. Bence Kürt meselesi önümüzdeki yıllarda sınıfsal bir sorun olarak tekrar nüksedecek ve Kürt-Türk ayrışmasının yanısıra zengin Kürt-yoksul Kürt ayrışmasına da yol açacak.   Bizlere salt bir kimlik sorunuymuş gibi gösterilmeye çalışılıp, sonra yüzümüze İzmir’de Trabzon’da, Afyon’da da” tokat” gibi çarpan bu sorunun gidişatını nasıl görüyorsun? Dediğin gibi, Kürt meselesi salt bir kimlik sorunu olarak aksettiriliyor. Oysa artık mesele, kimlik sorunu olmaktan ötededir. Ardımızda bıraktığımız yüz yıl boyunca Kürt toplumunun nüfusu ve devletin Kürtlere yönelik baskıcı tutumuyla paralel biçimde Kürt yoksullaşması artış gösterdi. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’nün İçişleri Bakanlığı talebiyle gerçekleştirdiği ve 2006’da yayınlanan bir raporuna göre 1980’nin ilk yarısından bu yana bir milyona yakın Kürt yerinden oldu. Mayınlardan, çatışmalardan dolayı yaşamını yitiren, sakat kalan insanların sayısını bilmiyoruz bile. Ama aynı zamanda komşusunun tepkisini çekmemek için Kürt kimliğini gizleyenlerin sayısını da bilmiyoruz. Kürt sorununun çok boyutlu olduğunu bildiğimiz için sorunun çözüm yollarının da çok fazla olması gerekiyor. Fakat anlaşıldığı kadarıyla devlet, Kürt sorununu artık çözmeye muktedir görünmüyor. O yüzden de dönemsel olarak yumuşak veya sert yöntemlere başvuruyor. Bence devlet, olsa olsa Kürt sorununu idare etmeye çalışabilir. Bunu da yapmaya yanaşmazsa, hakikaten önü alınmaz bir toplumsal çatışmaya kapı aralanabilir. Çünkü Kürt sorunu, şişede göründüğü gibi durmuyor. Ağırlaşarak üstümüze çöküyor.           Devletin eliyle bilinçli bir şekilde meşrulaşan ve bizi deyim yerindeyse sınıf arkadaşımıza, komşumuza ve hatta hiç tanımadığımız insanlara küstüren dil, artık onun da denetiminden çıkmış ve bu kadar içselleşmişken bunu kırmak başka bir dil yaratmak mümkün müdür? Türkiye’de ne yazık ki siyaseti yönlendirecek bir sivil toplum örgütlenmesi ve kardeşlik vurgusu yapacak güçlü bir alternatif siyaset alanı yok. Buna hem devlet icazet vermiyor hem de sivil toplum ve sol siyaset bu konuda gereken çabayı sarf etmiyor. Alternatif bir dil yaratmanın yolu, silahların devrede olmadığı, solun ve sivil toplumun devreye girebildiği bir ortamda mümkün. Şu anda bu ihtimaller çok zayıf görünüyor. Demokratik mücadeleye hız verilmedikçe, devlet de sorunu kendi mantığı ve geleneksel politikası çerçevesinde idare ediyor.   “Bu toplumun 40'ların Almanya'sı olmayacağına dair, kimse kesin kanaat bildiremez” diyorsun, bu cümle artık bir paranoya cümlesi olmaktan ne kadar uzak? Felaket tellallığı yapmak istemiyorum çünkü toplumsal dönüşümler konusunda kimse kesin kanaatlerde bulunamaz. Ancak çeşitli işaretler vesilesiyle görüyoruz ki, önü alınmazsa Türkiye’de sadece Kürt karşıtlığı değil, yabancı düşmanlığı ve yabancı korkusu, toplumun çeşitli katmanlarını faşizme hızla kaydırıyor. Faşizan söylem, iktidarda da karşılığını bulduğu anda, olacaklar konusunda önlem almak hiç de kolay olmayabilir. Ergenekon terör örgütünün planladığı söylenen darbe gerçekleşirse, “sıradan insanların”, “sıradan olmayan” komşularına yapacaklarını düşünsene!  Devletin bu sorunu çözemeyeceği belki de çözmek istemeyeceği aşikâr. Devletin bu sorunun nasıl çözülmesi gerektiğini bilmediğini de düşünmüyoruz. O halde bizler, gerek “sıradan olan” gerekse de “sıradan olmayan” insanlar olarak ve  “terörist” diye fişlenmeden bu mücadelenin içine nasıl dahil olabiliriz?  Türkiye’de Kürt sorununun çözümünü talep etmek beraberinde illa teröristlikle yaftalanmayı getirmiyor. Çözüm talep etmenin bin bir yolu, yordamı vardır. Çoğumuz küçümsüyoruz ama sivil toplum mücadelesini çok önemsemek lazım. STK’ların, öğrenci örgütlenmelerinin, alternatif medyanın, muhalif akademisyenlerin her durumda yapabileceği şeyler vardır. Susup beklemek, herhalde en korkunç durum olmalı.  Biz ister istemez olduğumuz yerden, Ankara’dan  bir tablo çiziyoruz bu olaylara dair. Sen sık sık gidiyorsun Diyarbakır’a, Hakkari’ye, bu olayları birebir sıcağı sıcağına yaşayan insanların çizdiği tablo nasıl? En son Cizre’ye gittim. 15 Şubat gösterileri sırasında panzer altında kalarak ölen 17 yaşındaki Yahya Menekşe’nin ailesiyle birlikte, ilçedeki avukat ve siyasetçilerle de görüştüm. Bölgede ciddi bir karamsarlık hâkim. İnsanlar yarın ne olacağını bilememenin tedirginliğiyle yaşamaktan bitap düşmüş durumda. Bir yandan da yaşadıklarına herhangi bir tepki göstermeyen Türkiye toplumuna karşı öfke var. Özellikle 1990’larda doğan çocukların tepkisi çok manidar ve ürkütücü. Öfkeleri o kadar büyük ki, hakikaten her şeyi yakıp yıkabilirler. Dikkat edersen son zamanlarda eylemlerde en çok çocuklar yaralanıyor veya öldürülüyor. 28 Mart 2006’da Diyarbakır’da meydana gelen olaylarda ölen 11 kişiden yedisi çocuktu mesela. 3 Ocak’ta PKK’nin düzenlediği bombalama eyleminde çocuklar öldü. Bir yıl önce Koşuyolu Parkı’nda faili meçhul patlama sırasında da sadece çocuklar ölmüştü… Kızıltepe’de Uğur Kaymaz infaz edilmişti. Kuzey Irak’a yönelik sempati ise 2004’e oranla çok daha artmış görünüyor. Çatışmaların henüz tekrar artış göstermediği 2004’te, insanlar çözüm için daha fazla umutluydu. Bu umut da hızla yitiyor galiba.  Bunun panzehiri nedir? Faşizmin sesi bu kadar “tek” çıkarken, panzehir dediğin bizlerin birleşmesi ve tek bir sesle buna karşı çıkması mümkün müdür? Aslına bakarsan zehir de devlette panzehir de. Biz ancak devletin bu panzehiri kullanması için çaba sarf edebiliriz. İşin kötü yanı devletin kendisi tek değil. Devlet içinde farklı görüş ve eğilimde olan çok fazla katman var. Bunun içinde rant var, milliyetçilik var, yüzyıllık paradigmanın hararetli savunucuları var… Yine de enseyi karartmamak lazım. Çünkü her durumda alternatif söylem ve hareketlerin kendilerine hayat alanı bulma şansı da var. Güvenebileceğimiz tek panzehir budur zaten. Bu konuda reçete sunmaya haddimiz yok. Ama biliyoruz ki, birlikten kuvvet doğar. Kuvvet, barıştan yanaysa, barışı yakalamak çok da zor değil.
 
< Önceki